TT

Elif Özcan Tok

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında Merkez Bankası Uzman Yardımcısı  olarak görev yapmaktadır.

Orhun Sevinç

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında Ekonomist olarak görev yapmaktadır.

Semih Tümen

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Yapısal Ekonomik Araştırmalar Genel Müdürüdür.

Editöre Not
Her türlü görüş, öneri
ve yorumlarınız için:
Mesaj Gönder

Küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki hızlı ilerleme, ülkeler arası kaynak dağılımında ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin üretim yapılarında belirgin değişikliklere neden olmakta. Sınırların görünmez hale gelmesi ithal üretim girdilerine erişimi kolaylaştırırken, girdi ihracatçıları arasındaki rekabeti de artırıyor. Bunun sonucunda, daha kaliteli ve ucuz girdiye hızlı ve sürekli olarak erişim sağlamak isteyen ülkeler dış kaynaklara yöneliyor. Büyük resme baktığımızda ise uluslararası üretim süreçlerinin iç içe geçtiği ve ürün bazlı katma değer zincirlerinin çok uluslu bir nitelik kazandığı görülüyor. Türkiye’de de benzer bir eğilim mevcut. Ancak, bu eğilim döviz kuru dalgalanmaları ve dolarizasyonla etkileşime girerek enflasyon ve cari işlemler dengesi gibi temel makroiktisadi göstergeleri etkilediğinden ülkemiz için “ithal girdiye bağımlılık sorunu” olarak yorumlanan bir olguya dönüşmüş durumda.

İthal girdi kullanımının yüksek olması bütünüyle olumsuz bir durum değil. Hatta bu konuda yapılan akademik çalışmalar ithal girdiye erişimin toplam verimliliği artırabildiğine ilişkin bulgular raporluyor[1]. Özellikle ithal ara girdilerin daha ucuza ve daha yüksek kalitede tedarik edilebiliyor olması ve bu ürünlerin yerel piyasada kısa vadede süreklilik arz edecek şekilde alternatif ürünlerle ikame edilememesi, söz konusu verimlilik artışlarının altında yatan temel iktisadi mekanizmalar olarak ön plana çıkıyor [Halpern, Koren ve Szeidl, 2015]. Ayrıca, kritik öneme sahip bazı girdilerin ucuz ve kaliteli bir şekilde ülke dışından tedarik edilebilmesi yerel ekonominin kendi göreli avantajının olduğu üretim süreçlerinde uzmanlaşmasının önünü açıyor. Bir başka deyişle, ithal girdi kullanımı bir zorunluluktan ziyade stratejik bir seçim halini alabiliyor.

Bu doğrultuda, Türkiye uluslararası ticaret pazarındaki payını artırmak amacıyla ihracat çözümleri arayan diğer gelişmekte olan ülkeler gibi üretimde katma değeri diğer sektörlere kıyasla daha yüksek olan imalat sanayi sektörlerine ağırlık veriyor. Bu sektörlerde ucuz ve kaliteli ithal girdiye sürdürülebilir bir şekilde erişim sağlanabiliyor olması üretim ve ihracat kapasitesini genişletiyor.

Ancak bu tercihin fiyat değiştirme sıklığının yüksek olduğu bir ekonomide bazı maliyetleri de söz konusu[2]. İthal sermaye ve ara malı piyasalarındaki gelişmeler döviz kuru gelişmeleri ile birleşerek ihracat performansını, iktisadi aktivitenin seyrini ve enflasyonu belirgin olarak etkileyebiliyor. İthal girdilerin üretim aktivitesindeki yoğunluğu ve sektörel dağılımı da söz konusu etkilerin niteliğini belirliyor. Diğer yandan, ithal girdi kullanımının yüksek olması ihracatın kur gelişmelerine duyarlılığını azaltıyor. Yerel paranın değer kaybettiği dönemlerde ithal girdilerin maliyetinin yükselmesi kur avantajının ihracata yansımasını sınırlandırırken, yerel paranın değer kazandığı dönemlerde ithal girdi maliyetleri düşerek kur kaynaklı ihracat kayıplarını önleyebiliyor. Bir başka deyişle, diğer koşullar sabitken, ithal girdi oranı yükseldikçe kur şoklarının ihracatçı sektörlerde oluşturduğu dalgalanmanın şiddeti azalıyor. Küçük açık ekonomilerin hemen hepsinde bu mekanizma çalışıyor.

Bu çalışmada ithal girdi kullanımının faydaları ve maliyetleri, ülkemizdeki genel eğilimlere ilişkin gözlemler ışığında değerlendiriliyor. Çalışmada ayrıca söz konusu eğilimlerin sektörlere/yıllara göre nasıl değiştiğine ve diğer ülkelerle kıyaslamalara yer veriliyor. En kritik nokta ise “ithal girdi bağımlılığı” kavramını tanımlayabilmek ve söz konusu bağımlılıktan kaynaklanan maliyetleri azaltmaya yönelik politikalar geliştirebilmek. Çalışmada bu noktaya da değiniyoruz, ithal girdi kullanımındaki verimlilik kazanımlarından ödün vermeden yerli girdilerin payını artırmanın önemini tartışan genel bir çerçeve çiziyoruz ve spesifik politika önerilerine dair daha derinlemesine analizler yapmayı sonraki çalışmalara bırakıyoruz.

Girdi İthalatında Genel Eğilimler

Türkiye ekonomisi zaman içerisinde yatırım/sermaye malı, ara malı ve hammadde kullanımında ithalat-yoğun bir üretim ve ihracat yapısına doğru kaydı. Temmuz 2017 itibarıyla, ara malı ithalatının toplam ithalat içindeki payı yüzde 74 seviyelerindeyken, yatırım malı ithalatı için bu oran yüzde 14 düzeyinde[3]. Girdi ithalatında, toplam ithalat içindeki yüzde 15’lik payıyla kimyasal madde ve ürünleri, yüzde 14 ile enerji ve yüzde 11’lik paylarıyla makine-teçhizat ve ana metaller takip ediyor. Ara malı ithalat miktar endeksinin Türkiye’de tarihsel olarak belirgin bir artış eğilimi içinde olduğu da gözlenmekte (Grafik 1.a). Diğer taraftan, üretimin genel eğilimiyle karşılaştırıldığında girdi ithalatındaki eğilimin genellikle ihracatın altında, sanayi üretiminin ise biraz üzerinde seyrettiği söylenebilir (Grafik 1.b). Ara malı ithalat endeksinin sanayi üretim endeksi ile göreli seyri incelendiğinde, dalgalı hareket ettiği ve ekonominin durağanlaştığı dönemlerde gerilediği görülüyor [Saygılı ve diğ. (2010)].

Sektörler arası etkileşimleri analiz etmeye olanak sağlayan girdi-çıktı tablolarını kullanmak ithal girdi yoğunluğunu sektör bazında daha kapsamlı incelemek için oldukça faydalı. Girdi-çıktı tabloları kullanılarak hesaplanan ithalat gereği katsayıları sektörel üretimin hangi oranda ithal girdilerden oluştuğunu gösteriyor. TÜİK tarafından hesaplanan en güncel iki tablo 2002 ve 2012 yıllarına ait. Yapılan hesaplamalar, imalat sanayi sektöründe ithalat gereğinin zaman içerisinde artış kaydederek 2012 yılı itibarıyla yüzde 31’e yükseldiğini ortaya koyuyor. Söz konusu iki tablo sektörel ayrımda karşılaştırıldığında ise en yüksek artışların gıda, içecek ve tütün, tarım ve avcılık ile kimyasal ürünler sektörlerinde gerçekleştiği görülüyor. 2012 yılı girdi-çıktı tablolarıyla, kok ve rafine petrol ürünleri, elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme, ana metaller, motorlu kara taşıtları, römork ve yarı römork, kimyasallar ve kimyasal ürünler sektörleri ithalat gereği katsayıları en yüksek olan sektörler olarak ön plana çıkıyor. Hammadde-yoğun ve sermaye-yoğun sektörlerde ithal girdiler ortalama olarak yerli girdiler ve katma değerin toplamı kadar yüksek bir ağırlık taşıyor. Diğer taraftan, ithal girdiyi en düşük oranda kullanan beş sektör emek-yoğun nitelikli hizmetlerden oluşmakta. İthal girdi yoğunluğu yüksek sektörlerde ithalat gereği katsayıları artarken, en düşük yoğunluğa sahip sektörlerde ise aksi yönde bir eğilim gözlenmekte (Tablo 1).

Toplam üretime paralel olarak ithal girdinin toplam ihracat değeri içindeki payı da zaman içinde artmış durumda. İhracat içindeki ithal girdi payı 2008 küresel krizi sonrasında bir miktar düşse de 1995 yılından 2011 yılına kadar artış eğilimini sürdürerek yüzde 28 seviyesine ulaştı [Grafik 2]. Toplam üretimdeki eğilimle karşılaştırıldığında ihracattaki ithal girdi yoğunluğu yurtiçi toplam üretimdeki ithal girdi yoğunluğuna kıyasla daha hızlı bir artış gösterdi. Buna rağmen ithal girdi yoğunluğu ihracatta toplam üretimdeki orana son yıllarda ancak yakınsayabilmiş görünüyor. Öte yandan, ihracatta 1990’ların sonlarında başlayan hızlanma eğilimi Türkiye’nin ihracattaki ithal girdi oranının OECD ortalamasını yakalamasıyla sonuçlanmış. İhracatın ithal girdi yoğunluğu ise 2000’li yılların genelinde OECD ortalamasıyla uyumlu seyretmiş.

Sektörler arasında önemli farklılaşma gösteren ithal girdi yoğunluğu, ülkeler arasında da oldukça geniş bir dağılıma sahip. Grafik 3 ekonomilerin toplamı ve yüksek teknoloji imal eden sektörleri için hesaplanmış tüm girdiler içerisinde ithalatın payını gösteriyor. Grafikte ithal girdi kullanım oranı yüzde 10’un altından başlayıp yüzde 60’lara kadar uzanıyor. Japonya, AB, ABD gibi gelişmiş ekonomiler ile Brezilya, Çin, Hindistan gibi kaynak açısından zengin bölgesel ekonomilerde ithal girdi yoğunluğu düşükken, özellikle Doğu Avrupa gibi AB’nin küçük çevre ekonomilerinde bu oran çok yüksek seviyelerde. Toplam ile yüksek teknoloji imalatındaki ithal girdi oranları birbirine büyük ölçüde eşlik etse de, yüksek teknoloji üretiminde ithal girdilerin daha yoğun kullanılması, katma değeri yüksek teknoloji ürünlerinde girdi yapısında uzmanlaşmanın varlığının altını çiziyor.

Grafiğin sunduğu önemli bir bilgi de Türkiye’nin ithal girdi kullanım yoğunluğunun diğer ülkelerle kıyaslandığında çok yüksek olmaması. Buna göre, ithal girdi kullanım seviyesinin bizatihi kendisini doğrudan bir kırılganlık ölçütü olarak algılamak güç. Ülkeler ve sektörler arasındaki basit karşılaştırmalar ithal girdi kaynaklı kırılganlıkları teşhis etmede ithal girdi kullanım kompozisyonuna ve üretimin niteliğine yoğunlaşmak gerektiğine işaret ediyor. Bir sonraki bölümde bu konulara değiniyoruz.

Bağımlılık mı Üretkenlik mi?

İthal girdi kullanımına dair iki temel bakış açısı mevcut. Birincisi, kapalı ekonomilerde ithal ikameci büyüme gerekliliğinin yansıması olarak ortaya çıkmış. Bu görüş ithal ara malı kullanımının üretimi dış şoklara maruz bırakarak istikrarsızlığa sürükleyeceğini ve gelişmeyi engelleyeceğini savunuyor. Buna göre, dış ticaret önlemleri ve çeşitli teşviklerle (bazen de bizzat devlet tarafından) üretimin geri bağlantıları yurt içinden sağlanmalı. İkincisi ise ticareti ilgili malı mevcut şartlarda en etkin olarak üreten ülke ile gerçekleştirmenin üretkenlik üzerinde doğrudan bir kazanç sağlayacağı yönünde. Modern dış ticaret kuramları da bu görüşü destekliyor. Buna göre, ithalatçı firmalar daha ucuz ve etkin olan girdiyi yurt dışından alarak kendi verimliliklerini artırırken, o girdiyi verimsiz şekilde üreten mevcut firmaların çekilmesiyle ekonomideki toplam kaynak dağılımı da daha iyi bir düzeye ulaşabilir. Son yıllarda konuyla ilgili yapılan çalışmalar kaynak kullanımında dış girdiye ağırlık veren firmaların ve ekonomilerin performanslarının arttığını gösterse de, serbest girdi kullanımının ekonomiye toplam etkisi netliğe kavuşmuş bir konu değil.

İlk görüş kapalı ekonomiler için daha makul bir alternatif gibi görünse de, dışa açılmanın kaçınılmaz olduğu günümüzde ikinci görüş uygulama anlamında ağırlık kazanmış durumda. Ancak, optimal çözümün bu iki perspektifin arasında bir noktada durduğu da açık. İthal girdi kullanımı açık ekonominin sunduğu verimlilik kazanımlarını birlikte getiriyor, ancak ekonomilerin dış şoklara duyarlılığını azaltmak için ithal girdi oranını kontrol altında tutmakta fayda var.

Türkiye için ithal girdi kullanım oranları dünya ortalamalarından pek farklılaşmıyor. Ancak, sektörel bazda bakıldığında ithal girdi kullanımının yoğun olduğu sektörler göze çarpıyor. Ayrıca, söz konusu sektörlerdeki ithal girdi kullanım oranlarının zaman içerisinde artış eğilimi sergilediği de gözleniyor. Bu sektörlerce ithal edilen girdileri iki gruba ayırmak mümkün. İlk grupta petrol ve diğer hammaddeler var. Bunlar doğal kaynaklardan elde edilen ve kısa vadede alternatifi olmayan girdiler. Orta vadede—özellikle enerji sektöründe—atılacak ve halihazırda atılmakta olan adımlarla bu alanda önemli kazanımlar sağlanabilecek. Ancak, kısa vadede bu girdilerin ikamesine yönelik doğrudan bir politika alternatifi bulunmamakta. İkinci grupta ise petrol ürünleri, ana metal ve diğer imalat sanayi sektörlerinde kullanılan ithal yarı işlenmiş ya da işlenmiş ürünler var. Bu girdileri ithal etmek kısa vadede cazip olsa da, ülkemizdeki mevcut teknoloji ve kaynakları belirli bir yatırım planı çerçevesinde kanalize edilerek yerli üretime geçmek mümkün. Bunun ilk örneği olarak işlenmiş petro-kimya ürünlerinin yerli üretimine yönelik yatırım planları gösterilebilir. Özellikle otomotiv ve bağlantılı sektörlerde kullanılan bazı girdiler ile makine-teçhizatta da benzer şekilde yerli üretime dönmek mümkün. Söz konusu dönüşüme ilişkin en kritik husus ise üretim maliyetleri. Eğer üretim girdisi yerli olarak eşdeğer ithal girdiden çok daha pahalıya üretiliyorsa, bu ilave maliyetin ya kamu kaynaklarından ya da enflasyon kanalıyla doğrudan tüketici tarafından karşılanması söz konusu olabilir ki, her iki durumda da sürdürülebilirlik anlamında soru işaretleri bulunuyor. İdeal durumda yerli üretime dönüşümün başlangıç aşamasında kamu tarafından uygun araçlarla teşvik edilmesi, teşviklerin de orta-uzun vadeli maliyet avantajları oluşturmayı hedeflemesi gerekiyor. İthal girdiyi ikame edecek yerli ürünün kalite anlamında geride kalmaması hususunun da temel politika amaçları arasında yer alması gerekiyor.

Sonuç olarak, salt rakamlara bakarak veya uluslararası karşılaştırmalar yaparak ithal girdi kullanımının optimal noktada olup olmadığına karar vermek pek mümkün görünmüyor. Ancak, ithal girdi kullanımında sektörel kırılımlara ve zaman içerisindeki gelişime baktığımızda yapısal sorunların varlığı belirgin olarak görülüyor. Söz konusu sektör ve ürün gruplarında yerli üretimi teşvik edecek politikaların orta-uzun vadede maliyet avantajlarının oluşacağı üretim yapılarını hedeflemesi gerekiyor. Ayrıca, konuyu cari açıkla ilişkilendirirken sırf ithal girdi penceresinden bakmak yerine katma değer ve rekabet gücü perspektifini de dikkate almakta fayda var. İthal girdi kullanımının Türkiye ekonomisi için başlı başına mı yoksa başka faktörlerle bir araya geldiğinde mi bir kırılganlık unsuru olduğunu netleştirebilmek için ilave bazı soruların da cevaplanması önem taşıyor. Özellikle, kırılganlık yarattığı düşünülen ithal girdi kullanım yoğunluğu ile ekonomik performans arasında bir ilişki olup olmadığının ve ithal girdi yoğunluğunun fiyat istikrarını ne ölçüde doğrudan tehdit eden bir unsur olduğunun anlaşılması ithal girdide yerlileşmeye yönelik olası politikaların şekillenmesine yardım edebilir [4].

[1] Kasahara ve Rodrigue (2008), Amiti ve Konings (2011), Topalova ve Khandelwal (2011) ve Halpern, Koren ve Szeidl (2015) bu konuya ilişkin temel çalışmalar olarak ön plana çıkıyor.

[2] Firmaların fiyat güncelleme sıklığının yüksekliği üretim üzerindeki şokların nominal oynaklık üzerindeki etkisini artırıyor. Türkiye’de fiyatların değişmeden sabit kaldığı ortalama süre gıda ve enerji dışı ürünlerde 2,5 – 3 ay civarındayken, makroekonomik oynaklığı düşük ekonomilerde benzeri oranlar altı ay ile bir yıl arasında değişmekte (Şahinöz ve Saraçoğlu, 2008; Özmen ve Sevinç, 2016).

[3] Yatırım malı ithalatında yoğun bir dönemsellik ve iktisadi aktivite ile döviz kurunun seyrine bağımlılık olabileceği de not edilmeli.

[4] İthalatta girdi kullanımına yönelik politikalar bir süredir ilgili politika yapıcıların gündeminde bulunmakta. Ekonomi Bakanlığı başkanlığında 2013-2015 dönemi için ithalata olan bağımlılığı azaltmayı ve girdi tedarikini etkin bir biçimde sağlamayı hedefleyen Girdi Tedarik Stratejisi (GİTES) ve Eylem Planı oluşturuldu. Kendine has düzenlemelere ve mevzuata sahip olan enerji sektörü dışındaki birçok sektöre yönelik yatay eylem planları hazırlandı.

Kaynakça

Amiti, M. ve J. Konings (2011). “Trade Liberalization, Intermediate Inputs, and Productivity: Evidence from Indonesia,” American Economic Review, 97, 1611-1638.

Halpern, L., M. Koren ve A. Szeidl (2015). “Imported Inputs and Productivity,” American Economic Review, 105, 3660-3703.

Kasahara, H. Ve J. Rodrigue (2008). “Does the Use of Imported Intermediates Increase Productivity? Plant-level Evidence,” Journal of Development Economics, 87, 106-118.

Ozmen, U. ve Sevinc, O.(2016). “Price Rigidity in Turkey: Evidence from Micro Data,” Emerging Markets Finance and Trade, Taylor & Francis Journals, vol. 52(4), pages 1029-1045, April.

Saygılı, Ş., C. Cihan, C. Yalçın ve T. Hamsici (2012). “The Structure of Imports of the Turkish Manufacturing Industry,” TCMB Çalışma Tebliği, 10/02.

Şahinöz, S. & Saraçoğlu, B. (2008). “Price setting behavior in Turkish industries: Evidence from survey data.” Turkish Economic Association Discussion Paper, 2008/3.

Topalova, P. Ve A. Khandelwal (2011). “Trade Liberalization and Firm Productivity: The Case of India,” Review of Economics and Statistics, 93, 995-1009.

 

Elif Özcan Tok

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında Merkez Bankası Uzman Yardımcısı  olarak görev yapmaktadır.

Semih Tümen

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Yapısal Ekonomik Araştırmalar Genel Müdürüdür.

Orhun Sevinç

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasında Ekonomist olarak görev yapmaktadır.

Editöre Not
Her türlü görüş, öneri
ve yorumlarınız için:
Mesaj Gönder

ANA SAYFA

* Blogda yer verilen görüşler yazarlara aittir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının resmi görüşlerini temsil etmeyebilir.